BAŞKA TÜRLÜ OLSAYDI: PAST LIVES

Az önce Past Lives filmini bitirdim. Spoiler vermeden anlatmak gerekirse film seçmediğimiz ya da seçemediğimiz ihtimallere duyduğumuz özlemi oldukça naif bir yerden işliyor. Nora ve Hae, birbirlerinin çocukluk aşkı ancak kader onları fiziksel olarak ayırıyor. Daha sonrasında yıllarca bir araya gelmelerini de engelliyor ve her ikisinin de bambaşka hayatları oluyor. Nora evleniyor ve evlendikten 7 yıl sonra ikili buluşuyor. Nora’nın eşi Arthur, Nora tarafından seçilen kişi olmasına rağmen seçilememiş Hae’nin karısı üzerindeki gücünü fark ediyor. Filmde en çok dikkatimi çeken Arthur oldu. Kalbinde “Keşke”si olan biriyle yola çıkmak, yarı yolda kalacağının garantisi değil midir?

past lives (2023) 3


Filmde bahsedilen harika bir kavram var: In-Yun. Temeli Budizm’e dayanan bu felsefenin aslında tam olarak Türkçe bir karşılığı yok. İnsanlar arasındaki kadersel bağ ya da yazgı şeklinde okuyabiliriz. In-Yun’a göre sokaktan geçerken kıyafetlerimizin birbirine değdiği insanlarla dahi bir bağlantımız var. Bu bağlantı ya kadere ya da geçmiş yaşamlara bağlanıyor.

Eğer evlilik gibi derin bir bağ varsa In-Yun’a göre bu bağın 8.000 katmanlık bir bağ olması gerekiyor. Yani o kişilerin sayısız karşılaşma ve ihtimaller sonucunda birbirlerini bulması gerek. Ancak filmde Nora ve Hae’nin arasında her ne kadar güçlü bir In-Yun olsa da bu bağ onların birlikte olması için yeterli olmuyor. Çünkü; Hae, Nora’nın geçmiş hayatına bağlanan bir köprü ve Nora artık bu köprüden geçmek istemiyor. Geçmişin gölgesinden sıyrılarak kurduğu yeni hayatında kalmayı seçiyor. Aslında yıllar önce terk ettiği o yere bir daha geri dönmemekte kararlı. Bu yüzden aralarındaki bağ ne kadar özel olursa olsun Nora ile Hae birlikte olamıyor.

past lives (2023) 2

In-Yun felsefesi de burada devreye giriyor. Bazen biriyle tanışırız ve aramızda çok güçlü bir çekim-bağ varmış gibi hissederiz. Bu his yersiz değildir. Gerçekten o kişilerle bir bağımız olabilir ancak bağın varlığı onun kalıcı olması gerektiği anlamına gelmiyor. Bazı insanlar hayatımıza, hayatımızın başka türlü olabileceğini göstermek için girerler; bazı insanlar da hayatımızda kalarak seçtiğimiz hayatı güzelleştirirler. Belki de birinden ayrıldığımızda tuttuğumuz yas sadece o kişiye dair değildir. Yaşanamayan tüm ihtimallerin yasını tutarız. Yaşayamadığımız tüm “ben”lerimizin yası. O yüzdendir ki giden her insan bizden bir parça koparıp gider. Çünkü biliriz ki o gittikten sonra kalan biz, eskisi gibi gülemeyecek; ancak eskisinden daha güzel gülmek de daha fazla ağlamak da artık bizim seçimimiz. 

 2

Uzun bir süredir bir insanın hayatındaki “En güzel sahne” olmakla ilgili düşünüyorum. En yakın arkadaşıma, “Ben kimsenin hayatının en güzel sahnesi olamadım.” dedim. Filmi izlerken de bunu düşündüm. Hae, Nora’nın hayatındaki en güzel sahne değildi, ama bağları çok güçlüydü. Bir insanın hayatında “En” olmak neden önemli? Sevgiyi bir rekabete çevirmek böyle özel bir duyguya verilebilecek en büyük zarar. Kendi hayatım için düşündüğümde benim filmimin en güzel sahnesinin henüz çekilmediğini düşünüyorum. Birsen Tezer’in de dediği gibi “Yazılmadı daha en güzel şarkılar”. Ama eğer biri, hayatındaki en güzel sahneden eminse o kişinin hayatına figüran olarak dahil olmanın kendimize yapacağımız bir saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Bundandır ki filmde Hae’nin de Nora’nın da ısrar etmeyip kendi yollarına gitmeleri, olmayacağını bildikleri bir bağda diretmemeleri filmi en gerçek yapan unsur. 

screenshot

Hepimizin hayattaki besteleri birbirinden farklı. Kendi bestemize uygun melodileri seçip geri kalanların yine de güzel melodiler olduğunu kabul ederek onları kendi ritimlerine bırakmak gerek. Herhalde yani.