Nedendir bilinmez, tiyatroya ilgi duymaya başladığım günden beri oynamayı hayal ettiğim karakter Juliet’tir. Belki de ilk okuduğum oyunun Romeo ve Juliet olmasındandır. İçten içe neden oynamak istediğimi biliyorum aslında: Bu duyguyu tatmak. Ben gerçek hayatta “aşk” denen duygunun ya da kimyasal değişimin varlığına pek inanmıyorum. Ama Shakespeare dünyasında aşk, tüm olayların kökünde bulunan bir taht ve bu tahtın yıkılması beraberinde felaketleri getiriyor.
Neyse efendim, biraz araştırayım dedim. Aşk kelimesinin Arapça “aşaka” sözcüğünden türediğini öğrendim. Aşaka ise bir ağaca sarılan, zamanla onun özünü emerek kurutan bir tür sarmaşıkmış ve aşk kelimesi işte bu sarmaşıktan türemiş. Ne tesadüf, değil mi? Yüzyıllardır uğruna tragedyalar, şiirler, romanlar yazılan ve insanı içten içe yakıp kül eden bu duygunun kökeni bir sarmaşığa dayanıyor. Bir insana duyduğumuz o korkunç tutku, tıpkı bir sarmaşığın ağacı ele geçirmesi gibi bizi ele geçirirken yavaş yavaş da tüketiyor.

Gelelim Romeo ve Juliet’e. Bilindiği üzere Romeo, Juliet ile tanışmadan önce Rosaline isimli bir hanım ablamıza âşıktı. Sonra Juliet’i görüyor ve “Oo vavv!” oluyor. Bu olay ilk okuduğumda bana “Erkekler ya, bir kere de şaşırtın!” dedirtse de sonrasında yaptığım araştırmalarla oyunun yazıldığı döneme ışınlandım. O dönemde “Petrarchan Love” (Petrarca Aşkı) teması hâkimmiş. Bu durum, ulaşılamayan kişiye duyulan melankolik aşk şeklinde ifade edilebilir. Bazı araştırmacılar Romeo’nun Rosaline’e duyduğu aşkı buna yorarken bazıları da Romeo’nun “âşık olma” fikrine âşık olduğunu iddia etmiştir.
Nitekim Romeo da Juliet de birer ergendir. Ergenliğin getirdiği o duyguları uçlarda yaşama durumu her ikisi için de geçerlidir. Ergen beynini inceleyen çalışmalara bakıldığında, on altı yaşındaki bir bireyin prefrontal korteksinin henüz tam olarak gelişmediği görülmüş. Prefrontal korteks ise amigdalamızın fevri davranışlarını dizginleyen bir at terbiyecisidir; yani bizim mantıklı tarafımızdır. İşte bizim iki âşığımızda da bu korteks tam gelişmediği için duygular uçlarda yaşanır ve kararlar oldukça fevridir.

Psikoloji alanında çalışmalar yapan Robert Sternberg abimize göre ise bir ilişkinin ideal olabilmesi için yakınlık, bağlılık ve tutku üçlüsünün dengede olması gerekiyor. Romeo ve Juliet’in aşklarına bakıldığında tutkudan ve bağlılıktan bahsedebiliriz ancak koşullar gereği yakınlık kuramadıkları âşikârdır. Dolayısıyla onların aşkına bir kara sevda ya da Robert Bey’in ifadesiyle “Aptalca Aşk” denebilir. Oyunda bu durumu destekleyen ögeler de var. Mesela Romeo, Juliet’e âşık olduğunu söylemek için Rahip Laurence’a geliyor ve rahip ona: “Genç erkeklerin aşkı demek ki yüreklerinde değil, gözlerindeymiş.” diyor. O da biliyor aslında malını… Neyse, sussun o. Çocukların başına ne geldiyse onun yüzünden geldi zaten; bir mektup ileteceksin kardeşim, onu bile beceremedin.

Bu bakış açısından yaklaştığımızda Romeo’nun Juliet’e duyduğu aşk, güçlü bir fiziksel çekimdir. Ki zaten Rosaline ona karşılık vermezken Juliet’ten bir karşılık alıyor. Bu durum beyefendinin “Arzu edilebilir biriyim” hissini tetiklediği için bunu aşkla karıştırmış olabilir.
Bazı araştırmacılara göreyse Romeo’nun dili, Juliet’i gördüğü anda tamamen değişir. Rosaline için abartılı benzetmeler yapan Romeo, Juliet’i gördükten sonra farklı bir üsluba geçer: Juliet’i Güneş’e benzetir, yaşamını ona bağlar, düşmanlarına duyduğu nefreti dizginler… Tüm bunlar Romeo’nun âşık rolü yapmadığına, gerçekten âşık olduğuna ilişkin ibareler olabilir.

Juliet ise garibim, görür görmez tutuluyor; onun aşkına diyecek tek sözümüz olamaz. Romeo için canını vermeye dünden razı bizim kızımız.
Daha yazsam sayfalarca yazabilirim. Romeo ve Juliet’e dair ne araştırmalar bitiyor ne de çıkarımlar. Bir gün Juliet’i sahnede oynayabilirsem eğer, bunların hepsini sil baştan düşünüp “Ulan Romeo…” diyeceğim. Ama o güne kadar ben Romeo’nun Juliet’i gerçekten sevdiğine inanmak ve bu dünyada sevgiye dair inancımı diri tutmak istiyorum. Binlerce kez günaydınlar size!
